155 YILLIK GÖRKEMİN ADRESİ DOLMABAHÇE SARAYI

Dolmabahçe Sarayı

Ayağımın tozuyla İstanbul’a gelir gelmez İstanbul’un en ihtişamlı binasına , DOLMABAHÇE SARAYI’ na gitmek üzere yola koyuldum. Kapanmasına sadece birkaç saat var.Ama şansımız yaver gidiyor. Bir tercih yapıp haremlik kısmını gezebilmek için bilet alabiliyoruz.

Hasbahçe

Bir kare düşleyin şimdi : Önünüzde kocaman iki kanadı da ardına kadar açık bir kapı var . Öyle basit bir kapı da değil bu üstelik en az saray kadar gösterişli. Kapıdan görünen ilk şey bir havuz ve havuzun ortasında üzerinde kuğu figürleri bulunan bir fiskiye. Bu görüntünün hemen ardında ise asalet nişanı gibi duran şaaşalı bir bina. Kapıdan içeriye girdiğinizde ise görüntüye yemyeşil ağaçlar, rengarenk çiçekler ve deniz ekleniyor. Bu görüntülerin olduğu yer Dolmabahçe Sarayı’nın Hasbahçesi. Havuzun ortasında yer alan kuğu figürlü fiskiye ise Yıldız Sarayı’ndan getirilmiş. Havuzun hemen arkasında gördüğünüz bina ise sarayın Selamlık ya da Mabeyn –i Hümayun kısmı. Bu kısmı bir sonra ki gelişimizde gezeceğiz.

Harem-i Hümayun bölümü ile ilgili bilgilere geçmeden önce sarayın tarihçesine değinelim :

Dolmabahçe adının nereden geldiği konusunda yapılan ufak bir araştırma sarayın tarihine de ışık tutuyor aslında. Rivayet odur ki sarayın bulunduğu yer vakt-i zamanında Boğaziçi’nin koylarından biriymiş. Ve hatta başka bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmed`in İstanbul`u fethi sırasında Haliç`e indirmek üzere gemilerini buradan karaya çıkarmış. Osmanlılar döneminde kaptan paşaların donanmayı demirledikleri, geleneksel denizcilik törenlerinin yapılageldiği doğal bir liman görünümünde olan ve 17. yüzyıldan sonra zamanla bataklık haline gelen bu koy dönem dönem doldurulmuş ve Dolmabahçe adıyla padişahların Boğaziçi`ndeki has bahçelerinden biri konumuna getirilmiş.

Tarihsel süreç içinde yaptırılan köşk ve kasırlarla donatılan Dolmabahçe; zamanla Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anılan bir saray görünümü kazanmış. Beşiktaş Sahil Sarayı, Sultan Abdülmecid Dönemi`nde (1839-1861) ahşap ve kullanışsız bulunarak 1843 yılından başlayarak yıktırılmış ve aynı yerde günümüze dek gelen Dolmabahçe Sarayı`nın temelleri atılmış. 1843’te başlayan inşaat 10 yıl sonra tamamlanmış. Ancak Kırım Savaşı çıkınca, Sultan Mecid böylesine lüks bir sarayın açılışını yapmak istememiş. Aradan üç yıl geçip, zafer haberi geldiğinde fırsatı değerlendirmiş ve 7 Haziran 1856’da, Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, sarayın açılışı yapılmış.

Sarayın yapımı ile ilgili olarak güncellenen bilgilere göre Abdülhalim Bey sermimar, Altunizade İsmail Zühtü Paşa ise mimar ağası ve bina emini olarak geçerken, inşaat işlerinin başında Garabet Balyan kalfanın , yardımcı olarak da Nikoğos Balyan ve Hassa kalfalarının adı zikredilmektedir.Saray`ın ana yapısı; Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Mabeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; Padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muayede Salonu`ysa; Padişah`ın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve kimi önemli devlet törenleri için ayrılmış.

Bir tercih yapıp biletleri Harem , Saat Müzesi ve Camlı Köşk ‘ü gezmek üzere aldığımızdan Harem kısmına doğru yola koyulduk. Öncelikli olarak burayı gezmek istememin asıl sebebi Atatürk’ün çalışma ve yatak odasının bu bölümde bulunmasıydı.

Vezir İskelesi Kapısı

HAREM – İ HÜMAYUN

Harem bölümüne hasbahçeden uzun sayılabilecek bir yolun sonunda ulaşıyorsunuz. Aslında binalar arasında geçişler var. Sarayın bütün bölümlerini rehber eşliğinde dolaşıyorsunuz. Biz de hızlıca bir gruba katıldıktan sonra başladık “ rehber eşliğinde “ turumuza. Ben rehberin anlattıklarını sadece mavi salon kısmında duyabildim. Genellikle kendimiz gezdik. Bir de ara yerlerde bekleyen görevliler de sorduğunuz sorulara cevap verebiliyorlar . Ama bunun dışında eğer sarayla ilgili önceden bir araştırma yapmadıysanız rehberlerden çok fazla bilgi alamayıp saraya şöyle bir göz gezdirmekle kalabilirsiniz. En iyisi siz bu yazıyı okuyun.

Başlayalım Harem bölümündeki gezimize :

Sarayın Harem Dairesi padişahların, valide sultanların , kadın efendilerin , kalfa ve cariyelerle , şehzade ve sultanların yatak odaları , çalışma ve dinlenme mekanlarından oluşuyor. Ayrıca Cumhuriyet döneminde İstanbul’da bulunduğu zamanalarda Atatürk’ün kaldığı odalar da Harem bölümünde bulunuyor.
Uzun koridorlar , koridorlar boyunca sıralanmış odalar , ardından bir salon geliyor. Düzen kabaca bu şekilde ilerliyor. Koridor duvarları tablo ve aynalarla dolu. Ve aynı zamanda gözden kaçmayan bir simetri durumu mevcut. Yani bir tablonun karşısında mutlaka bir tablo daha var ya da bir objenin karşısında başka bir obje.

Harem dairesi hiyerarşik olarak iki bölümden oluşuyor. Harem’in denize paralel uzanan kısmı sultan ve valide sultan tarafından kullanılmakta ve Harem- i Humayün olarak anılmaktadır. Harem kısmının kara tarafına dönerek denize dik uzanan kısmı ise kadınefendiler dairesi olarak kullanılan Daire-i Hümayun’dur. Osmanlı Devleti saray teşkilatında, padişahın hanımlığına yükselen kadınlara 17. yüzyıldan sonra kadınefendi ünvanı verilirmiş. Bahsettiğimiz gibi kat planındaki hiyerarşik yapı dekorasyonda da kendini gösteriyor. Daire- i Hümayun yani kadınefendilerin bulunduğu kısım , hünkar ve valide sultan dairelerine göre daha sade dekore edilmiş.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi sarayda çok fazla oda var ancak bu odalardan bazıları görülmeden geçilmemeli :

Kırmız Oda

KIRMIZI ODA : Bu odada Harem bölümünün resmi kabulleri yapılırmış. Dekorundaki kırmızı ağırlığından dolayı bu adı almış. Osmanlı Devleti döneminde odalar ya da salonlar renklerine göre adlandırılırlarmış. Atatürk dönemine gelindiğinde ise numaralandırılmaya başlanmış. Harem’in en görkemli odası olan Kırmızı Oda’nın duvarlarına dikkatle bakın. Çünkü bu duvarlar odanın mobilya ve perdelerinde de kullanılmış olan bordo renkte ipek ve motifleri gümüş telle dokunmuş Hereke kumaşı ile kaplanmış. Odanın bu özelliği yanısıra kubbe biçimindeki tavanı ile de diğer odalardan çok farklı.

Tavanlar konusunda şunu söylemeliyim ki benim sarayda en çok ilgimi çeken yerler tavanlar oldu. Görkem ki ne görkem. Tavanlar tek boş bir yer kalmamacasına işlemeler ve resimlerle dolu. Hepsi göz alıcı, hepsi baş döndürücü güzellikte.

Mavi Salon

MAVİ SALON : Harem’in tören salonu. Sultan Muayede Salonu’ ndaki bayramlaşmadan sonra Harem halkının tebriklerini burada kabul edermiş. Ortada göreceğiniz insanı kendine hayran bırakan avize Fransa’nın ünlü Baccarat fabrikasında yapılmış. Bu avizede de her yerde olduğu gibi gösteriş ve abartılı süslemeler mevcut. Ayrıca bu salonun sağ bölümünde Atatürk’ün hastlaığı zamanında yapılmış bir asansör bulunuyor .

PEMBE SALON : Osmanlı döneminde “ Valide Sultan Divanhanesi “ ve “Balkonlu Sofa” olarak bilinen bu mekanda valide sultan ve kadınefendiler, özel konuklarını ağırlarmış.

Pembe Salon saraydaki son günlerine kadar Atatürk tarafından da kullanılmış. Hastalığının ilerlediği günlerde Atatürk banyoya giden yolu yürümekte güçlük çekmeye başlayınca Pembe Salon’da karşılıklı bulunan aynalı dolapların birinden banyoya açılan gizli bir kapı yapılmış.

Pembe Salon

Ancak Pembe Salon şu sıralar restorasyonda olduğunda biz bunları göremedik.

Pembe Salonu geçer geçmez Atatürk’ün kullandığı ve 1938 yılında hayata gözlerini yumduğu odaya geliyoruz. Üzeri bayrakla örtülü, padişah yataklarına nazaran daha küçük bir yatak . Yaptıklarıyla devleşen bir adam , geride kalan koca bir ülke. Şatafattan uzak daha sade bir oda . İnsan kendini tuhaf hissediyor . Öylece bakakalıyorsunuz bir süre. Düşünüyorsunuz şimdi ki durumu. Üzülüyorsunuz. Her geçen gün daha fazla hissetiriyor yokluğunu . Yok eser yok. Ne ondan ne de onun gibi bir liderden bir tane daha yok.

Osmanlı döneminde bu daire 15 yıl boyunca Sultan Abdulaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından kullanılmış.

Atatürk'ün Odası

Buruk bir şekilde Harem bölümünden ayrılıp Saat Müzesi’ ne geçiyoruz.

SAAT MÜZESİ

Saat Müzesi’nin bulunduğu eskiden Haremin kıymetli eşyalarını korumak amacıyla inşa edilmiş Taş Hazinesi’ ymiş. Binanın 2004 yılında yeniden düzenlenmesiyle saraya koleksiyonun derlenmöiş saatlerin sergilendiği bir müze haline getirilmiş.

Müze 3 kısımdan oluşuyor. İlk bölümde Fransız saatleri , ikinci bölümde İngiliz saatleri ve son bölümde de Türk saatleri sergileniyor. Müzede altın döküm fransız saatlerinden , İngiliz otomatlarına kadar toplam 71 saat var. Saatlerin çoğunluğu 19 yy.’a ait. Fransız saatleri gösterişiyle hemen dikkat çekiyor.

Süleyman Leziz Yapımı Astronomik Osmanlı Saati

Bizim müzedeki her bir saatin önünde fazlaca zaman geçirdiğimizi gören yardımsever müze görevlisi “ Asıl görmeniz gereken saati gösteriyim ben size gelin “ diyerek taktı bizi peşine. Türk saatlerinin sergilendiği kısımda büyükçe bir saatin önünde durduk. “ Bu saat işte “ dedi. Burada ömrü boyunca bir bilemedin iki saat yapmış Mevlevi saatçilerin en büyüklerinden Eflaki Dede’nin , Mehmet Muhsin’ in ve Mehmet Şükrü’nün saatleri bulunuyor. Tamamı el yapımı ve oldukça kıymetliler. Bizim önünde durduğumuz saat ise Süleyman Leziz tarafından yapılmış astronomik bir Osmanlı saati. Üzerinde günlerin , ayların, mevsimlerin ve burçların bulunduğu bu saat dünya mekanik saat koleksiyonları arasında da önemli bir yere sahipmiş.

CAMLI KÖŞK

Camlı Köşk

Saat Müzesi’nin ardından istikamet Camlı Köşk. Osmanlı sarayının dış dünyaya açılan penceresi. Bu köşk’ün camekanlı kısmından sultanlar caddeden geçen resmi geçitleri izlerlermiş. Kış mevsiminde de bu camekanlı yer bahçe olarak kullanılırmış. Ortasında kristal fıskiyeli bir havuz bulunuyor.

İçeriye geçtiğimizde Gaveau marka kristal piyano ve hemen önündeki ayakları kristal olan sandalye hafızama yer eden en önemli detayıydı benim için.

Bir de Saat Müzesi ‘nden Camlı Köşk’e geçerken kafeslerin içinde tavuklar, horozlar , tavus kuşlarıyla karşılaşıyorsunuz. Burası da Kuşluk Bahçesi . Osmanlı döneminde dünyanın bir çok yerinden getirilen ve hediye edilen çeşitli hayvan türleri burada yetiştirilirmiş.

DEVAM EDECEK…