BİR OYUNCAK HİKAYESİ

Buraya bir müze demek ne kadar doğru bilmiyorum. Her şeyden yorulduğunuzda, büyümenin bütün yükü omuzlarınıza bindiğinde ufak bir çocuğun gülüşünü, o saf neşesini görüp “Keşke hiç büyümeseydim.” ya da  ”Yeniden çocuk olabilseydim. “ dediğiniz olmuştur. Hayatımızın en mutlu anlarını , en kendimizden geçerek eğlendiğimiz  zamanlarımızı  “ Çocukluğuma geri döndüm.”  “ Bir çocuk kadar mutluydum.” diyerek anlatırız. İlk fırsatta çocukluğa ufak ufak kaçışlar yaparız. Bunun fırsatınız kollarız.

Oyuncak Müzesi böyle kaçışlar için büyüklere açılmış bir yuva adeta , saklanacak bir yer. Saklanacak bir yer deyince aklıma geldi. Ben küçükken birilerine küstüğümde yatak odasındaki gardroba saklanırdım. O karanlık , küçücük yerde kendimi huzurlu hissederdim nedense. Oyuncak Müzesi’de aynı hissi uyandırdı bende. Zürafa ışıklı bir kapıdan girince o bembeyaz köşkün renkli dünyasında çocukluğuma dönecek olmak huzur verdi belki de kimbilir.

Çocukluk ne kadar renkliymiş sahi. Şimdi kopkoyu renklerin içinde kaybolmuş hissediyoruz kendimizi.

Biletlerimizi aldıktan sonra turnikeden geçiyoruz. Ve geride bırakıyoruz koyu, soluk renkleri. Canlı capcanlı oluyoruz. Ve sanki hiç çocuk olmamışız gibi şaşırarak , gözlerimiz yuvalarından fırlayarak bakıyoruz etrafa. Kulağımızda Sunay Akın’ın sesiyle keşf-i aleme çıkıyoruz.

Müzenin kaçıncı katında olduğunuzu Bremen Mızıkacıları anlatıyor. Sadece eşek varsa 1., eşek ve köpek varsa 2., eşek, köpek, kedi varsa 3. kattasınız ve horoz da eklendiğinde 4. kattasınız demek oluyor.

Değinmeden geçmemeli müzenin içi oldukça başarılı tasarlanmış. Her bölümün oyuncaklarla örtüşen ayrı bir kompozisyonu ve konsepti var. Bu durumda oyuncaklara olduğu kadar dekora da dikkat ediyorsunuz. Örneğin  tren oyuncakları sergilenirken TCCD’den alınan eski kompartıman malzemeleri kullanılmış. Bunu Sunay Akın’dan öğreniyoruz. Ve tam da burada yine Sunay Akın’dan güzel bir şiir duyuyoruz :

İki rayı gibiyiz

bir tren yolunun

yakın olması

neyi değiştirir

son istasyonun

Tren çufçufları gelirken kulağımıza biz diğer bölümlere geçiyoruz.

Bir başka bölümde savaş oyuncakları karşılıyor bizi. Savaş ve oyuncak!!! Savaş ve çocuk!!! Ne kadar ironik bir durum aslında. Bir silah saf bir çocuğun nasıl oyuncağı olabilir ve onunla nasıl hayaller kurabilir ya da düşlediği şeyin adı hayal midir ?

Oyuncaklarda büyüklerin ufak hesaplarına şahit oluyoruz tamda burada bir taraftan fonda çalan Schindler’s List filminin dramatik jenerik müziği ve küçük bir plazma televizyonda oynayan İkinci Dünya Savaşı görüntüleri eşliğinde. Çünkü diyor ki kulağımdaki ses “Bu oyuncaklar Hitler’in iktidar olduğu sırada çocukların beynini yıkamak için yaptırdığı oyuncaklar. Ve savaş aslında 1939’ da bu oyuncaklarla başlar.”

“Bilimin önünde hep hayal gitmiştir.”

Bu biraz da can sıkıcı tarafı geçip oyuncaklardan hayallerin bilimi beslediği bir bölüme geçiyoruz. İlk uzay arabaları , uzay mekikleri , aya ilk ayak basılan tarihe ait bir gazete yer alıyor bu köşede. “ Eğer bu oyuncaklar olmasaydı 21 Temmuz 1969 ‘u göremezdik.”  diyor Sunay Akın.

Anlatılacak o kadar çok şey var ki aslında. Dile kolay tam 17 sene boyunca neredeyse tüm dünyayı dolaşarak topladığı oyuncaklardan oluşan bir derya burası.

Benim en fazla ilgimi çekenler oyuncak evler oldu. Küçüklüğüme damgasını vurmuş evlerdir Cindy bebek evleri. Annemle çarşıya çıktığımızda oyuncak satılan dükkanın vitrinine bu evler acaba ne zaman benim olacak diye uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Ancak oldukça pahalı olduğundan benim olamayacağını anladığım gün ise kendi yöntemlerimle oyuncak evi yapmaya karar verip bakkaldan boş bir karton kutu almıştım :) Bana çoğunlukla o günlerimi hatırlattı bu evler. Aslında hep çocuklar için oyuncak ev olarak  bildiğimiz evlerin vakt-i zamanında gelenlere evin genel görünümünü sergilemek için cam içinde yapıldığını biliyor muydunuz ?

Oyuncak ev deyip geçmemek gerektiğini gökkuşağı odasında şu aşağıda fotoğrafı yer alan 1890 yılında Almanya’da yapılan , 1.75 boyunda 4 kat ve 8 odadan oluşan evi görünce daha iyi anlıyorsunuz. Evlerdeki detaylar gerçekten inanılmazdı.

Evlerden bebeklere geçiyoruz. Farklı farklı ülkelerden , farklı malazemelerden yapılmış bir kız çocuğunu çılgına çevirebilecek kadar çok bebek… Ama içlerinde benim için en unutulmazı Bilge Engin’in müzeye bağışlamış olduğu bebekti. Çünkü bir hikayesi var bu bebeğin : “Bilge Engin henüz 7 yaşındayken 1944 yılında Tosya’da meydana gelen depremde bebeği ile birlikte göçük altında kalır. Enkazdan yaralı olarak kurtarılan küçük kız  kısa sürede iyileşir ve plastik bebeğinin kırılan sol koluna  ‘soloteyp’ tedavisi uygular. Yıllar sonra  Oyuncak Müzesi’ne gelen Bilge Engin yorgun bebeğini müzedeki hastene odasına yatırır. “

Eminim müzeyi gezen bir çok kişinin gözünden kaçmayan en önemli detaylardan birisi de Almanlar’ın oyuncak konusundaki başarısı olsa gerek. Oyuncakların büyük bölümünde Alman imzası görmek mümkün.

Özetle efendim anlatılacak çok şey olsada büyüklükten sıkılıp biraz çocuk olmak  istediğinizde bu anlatılmaz yaşanır mekanı tez zamanda gezmenizi tavsiye ediyoruz. Ama mümkünse bu etkinliği sonbahar ya da kış dönemlerinde yapacağınız planlarınızın arasına iliştiriniz.