BİR ŞEHİR EFSANESİ

İstanbul'un kuruluş efsanesi

1453′te fethetti Fatih İstanbul’u . Halbuki öncesi vardır bu şehrin. Marmaray ‘da yapılan kazılarda çıkan “çanak çömlek ” ve daha binlerce kanıt bunu gösteriyor. Bu topraklar kaç millete ev sahipliğ yaptı ilk kimler gelmiştir, en bakir halini , güzelliğini kimler görmüştür canım İstanbul’un çok azımız biliyoruz . Normaldir. Çünkü İstanbul’un kuruluşuna ilişkin bir çok efsane var. Eğer merak ediyorsanız size bir masal anlatacağız ve başrolünde İstanbul olacak:

Bir varmış, bir yokmuş… Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken; eşek mühürdar, katır silahtar iken; ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; yaranı safa, kızıştı kafa, ak sakal, kara sakal, berber elinden yeni çıkmış bir taze sakal… Kasap olsam sallayamam satırı, nalbant olsam nallayamam katırı, hamama girsem sorar mıyım natırı, nadan olan bilmez ahbap hatırı.
Dereden geldim, tepeden geldim, sandığa girdim bir de ne göreyim, köşede bir hanım otruyor. Şöyle ettim, böyle ettim, hanım yerinden kalktı, yüzüme baktı, çıktık birlikte yola, ne sağa saptık ne sola… Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, altı ay bir güz gittik, bir de arkamıza baktık ki bir arpa boyu yer gitmişiz… Ne dönülür geri, ne gidilir ileri, sana bir masal söyleyeyim bari gel beri…

Efsaneye göre, Koressa’nın oğlu, Yunanistan’ın Megara kentinden genç Byzas, yandaşlarıyla birlikte, bölgedeki baskılardan kurtulmak, yeni bir kent kurmak ve özgürlüğünü ilan etmek için yola çıktı. Her şey iyiydi de, kent nerede kurulacaktı? O çağda, bilinmeyenleri bilinir kılan birisine, Delfoi kentindeki kâhine danıştı genç adam. Delfoi kâhini gideceği yeri tarif etti; “Kentini kuracağın yer, körler ülkesinin tam karşısında olacak.” Byzas yola çıktı, aradı taradı, körler ülkesi diye bir yer yoktu. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kıyısında, karşı sahile baktı ve bağırdı: “Bu insanlar kör mü, burası varken orada oturulur mu?”. Delfoi kâhinini hatırladı
genç adam; “Körler ülkesinin karşısında kuracaksın kentini.” Körler ülkesi, günümüzün Kadıköy’üdür!

İstanbul‘dan çok yıllar önce kurulmuştur “Khalkedonia”, yani Kadıköy. Byzas; ordusuyla gelip soluklanmak için durduğu şimdiki Sarayburnu’nda, manzaranın muhteşem görüntüsünden adeta büyülenmişti. Khalkedonia’nın neden “Körler Ülkesi” tanımlamasını hak ettiğini anlamıştı artık. Çünkü, böyle cennet benzeri bir yer dururken, tam karşıda ve korumasız bir yerde kent kuranlar, ancak kör olabilirlerdi! Ol hikâye böyle. Temelleri Sarayburnu sırtlarında atılan kente, kurucusunun adı olan Byzas’tan dolayı, “Byzas’ın kenti” anlamında “Byzantion”dendi…

Evliya Çelebi’nin efsanesine göre ise Hz. Süleyman Saba Melikesi Belkıs’ın ölümüyle dul kalınca, Saydun’un dünyalar güzeli kızı Alina ile evlenir. Alina’mn çok özel bir saray istemesi üzerine, adamlarını dünyanın dört bir yanına gönderip, saray yapılacak eşsiz güzellikte bir yer bulmalarını emreder. Adamları İstanbul’u söylerler. Hz. Süleyman, Sarayburnu’nda geçirdiği bir gecenin sabahında kendini dinç ve gençleşmiş hissedince, buraya büyük bir saray yaptırır, sonra da kıyamete kadar mamur kalsın diye İstanbul için hayır dua eder.

Yine Evliya Çelebi’nin efsanesine benzer başka bir efsane ise şöyledir : Yeryüzünde henüz insanlar yokken cinler yaşarmış. Bu cinler de tıpkı bugün yaşadığımız gibi toplumsal bir yaşam tarzına sahiplermiş. Kendi aralarında eğlenceler tertip eder, düğünler yaparlarmış. Bir gün bu cinlerden birinin oğlu diğerinin kızını görmüş ve ona âşık olmuş.  Kızın babası kızını vermek için: “kendilerine dünyanın en güzel yerinde, güzel bir saray yaptırılması” şartını koymuş. Oğlanın babası buna razı olmuş ve bütün dünyayı dolaşmaya başlamış. Baba bütün dünyayı dolaştıktan sonraİstanbul‘un bulunduğu bölgenin, dünyanın en güzel yeri olduğuna karar vermiş. Bunun üzerineİstanbul‘a çok güzel ve görkemli bir saray yaptırmış. Bu sarayın inşası bittikten sonra kızın babasına haber göndermiş. Kızın babası hem saraya hem de sarayın yapılmış olduğu İstanbul‘a hayran kalmış ve sözünde durarak kızını genç cin ile evlendirmiş. Anlatılan bu hikâyeden dolayı İstanbul‘un dünyanın en güzel yerlerinden biri olan Boğaziçi’nde kurulduğu düşünülmektedir.