Gelişen Ülkeler İçin Gelişmiş Yaşam Alanları

Gayrimenkulun günümüzde konuttan ofise ve alışveriş merkezlerine kadar birçok unsuru entegre etmeye dayanan yeni kapsamı, enerjiden ulaşıma ve servislere kadar yeni ihtiyaçların daha iyi fark edilmesini sağlıyor

Dünyanın nüfusu son 40 yılda iki katına çıkarak 6,8 milyara ulaşırken nüfusun dağılımı içinde gelişmekte olan ülkelerin payı giderek büyüyor. 2050 yılına gelindiğinde bu nüfusa eklenmiş olacak olan 2,3 milyar kişinin önemli bölümü de gelişmekte olan ülkelerde dünyaya gelmiş olacak. Sanayileşmiş ülkelerdeki düşük nüfus artış hızı, bu ülke yönetimlerinin teşvikleri ile biraz toparlansa da, gelişmekte olan ülkelerin nüfus terazisindeki ağırlığı artarak sürecek gibi görünüyor. Bu değişim sadece rakamlarla ifade edildiğinde yeterince açıkça ortaya konulamayan bir olgu. Nüfus yapısındaki değişime de aynı derecede dikkatle eğilmek gerekiyor. Gelişmişlikleri arttıkça gelişmekte olan ülkelerin de karşı karşıya kaldığı nüfus yapısı değişimi, özünde çocuk ölüm oranlarının azalmasına, sağlık hizmetlerinin gelişmesine ve düşen bedensel çalışma oranının fiziksel sorunların azalmasına yol açmasına bağlı olarak ortalama yaşın yükselmesi şeklinde ortaya çıkıyor. Özellikle sanayileşmeye bağlı olarak görülen bu değişim doğrultusunda Birleşmiş Milletler tahminlerine göre 2050 yılı itibariyle, şu anda dünya nüfusunun yüzde 11′ini oluşturan 60 yaş üzeri nüfus yüzde 22′ye ulaşmış olacak. Bu, sağlık alanında teşhis ve tedavinin daha önemli hale geleceğini göstermenin ötesinde ülkelerin ürettiği hasılaların değişeceğine işaret eden bir olgu. Nüfusun yaşlanması, istihdam düzeyi ve verimliliğe dayanan gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) üzerinde baskı oluştururken, istihdam edilen yetişkinlerin oranını aşağı çekerek ekonomik büyüme gerçekleştirmeyi güçleştiriyor.

nın iktisadi Araştırmalar başkanı Jim O’Neill’in 2003 yılında icat ettiği BRIC kısaltmasının aradan geçen yıllarda büyüsünü kaybetmemesinde nüfus yapısı ve istihdam edilebilir iş gücü önemli etkenlerden biri. Bugün 6,8 milyara ulaşmış olan dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40′ını (2,8 milyar) oluşturan Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin, Deutsche Bank araştırmalarına göre 2010′da 10,5 trilyon dolar gayrisafi yurt içi hasıla oluşturarak gayrisafi dünya hasılasının yüzde 17′sini üretiyor olacak. G7 ülkeleri (ABD, Almanya, Fransa, Japonya, ingiltere, italya ve Kanada) günümüz itibariyle dünya gayrisafi hasılasının yüzde 52′sini üretiyor olsa da BRIC ülkeleri krizin hemen ardından yakaladıkları yüzde 4 ila 10′luk büyüme hızları ile G7′yi gölgede bıraktı.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Haziran 2010 tahminlerine göre, bu sene gerçekleşmesi beklenen yüzde 4,6′lık dünya ekonomik büyümesinin önemli bölümü Çin (yüzde 10,5), Hindistan (yüzde 9,4) ve Brezilya’dan (yüzde 7,1) gelecek. BRIC’in “problemli çocuğu” Rusya’nın bile yüzde 4′ün üzerinde büyüyeceği tahmin ediliyor. Goldman Sachs’ın uzmanları 2020 itibariyle dünyanın gayrisafi hasılasındaki büyümenin yarısının BRIC ülkelerinden gelmesini bekliyor.

BRIC zaman zaman Güney Kore’nin eklenmesiyle BRICK ve zaman zaman da Güney Afrika Cumhuriyeti’nin katılmasıyla BRICS olarak ifade ediliyor. Goldman Sachs’ın 2005 sonunda yayınladığı liste, BRIC benzeri büyüme gerçekleştirebilecek 11 ülkeyi sıralıyor. Sonraki 11 ülke anlamındaki ingilizce ifadenin kısaltması olarak N-11 (Next-11) şeklinde adlandırılan bu ülkeler, Vietnam, Bangladeş, Pakistan, Filipinler, Güney Kore, Endonezya, Meksika, iran, Mısır ve Nijerya ile birlikte Türkiye’yi de kapsıyor.

2050′de dünyanın liderlerinden olmak
Goldman Sachs’ın listesi, istikrarlı büyüme gösteren bir sanayileşmiş ülke kabul edilen OECD üyesi Güney Kore’yi N-11 içinde tanımlamak gibi tartışmalı yanlara sahip olsa da 2050 itibariyle çoğu dünyanın en gelişmiş 20 ekonomisi arasında yer alması beklenen ülkeleri sıralaması nedeniyle dikkat çekiyor.

Dünya genelindeki 170 ülkeyi, enflasyon, kamu borcu, ekonominin açıklığı, teknolojik kapasite, ortalama yaşam süresi, eğitim, siyasi istikrar, yasalara bağlılık ve yolsuzluk gibi kriterleri dikkate alarak değerlendiren araştırma, N-11 ülkeleri ile ilgili olarak, bunların toplam nüfus ve yüksek büyüme oranları açısından BRIC ülkelerinin ardından geldiği şeklinde.

N-11 ülkelerinin global ekonomik büyüme içindeki paylarının ekonomik krizden önceki yüzde 1′lik düzeyinden kriz sonrasında yüzde 1 Ve tırmanmış olması, 2050 yılında N-11 GSYİM’sinin G7′ninkinin üçte ikisi civarında olacağı tahminine zemin sağlıyor. Uzmanlar kitlesel tüketimdeki gelişmenin yani iç pazar dinamiğinin, BRIC’in büyümesindeki en önemli dinamik olduğuna işaret ediyor. Kamu yatırımları ile desteklense de bu gelişmede orta sınıfın yükselişi ve buna bağlı olarak artan tüketimin rolü inkar edilemez durumda.

BRIC ülkelerinin zengin kaynakları, uzun vadeli ekonomik genişleme beklentisini besleyen bir diğer önemli unsur. Brezilya, dünyanın demir cevheri konusunda lider ülkesi olmanın avantajına sahipken Rusya, Batı Avrupa’nın doğalgaz tedarikçisi olmanın sefasını sürüyor. Aynı derecede önemli bir gelişme, bu ülkelerin doğal kaynaklarla yetinmeyip ileri teknoloji ürünlerinin ihracatçısı olma yönünde adımlar atması. Brezilya, uçak üretiminde dünyanın en iyileri arasında kendisine yer bulmuş durumda. Hindistan ise, şu anda GSYİH’sinin üçte ikisini yazılım, BT ve biyoteknolojinin başını çektiği servis sektöründen elde ediyor. Bu, ülkeyi inovatif düşüncenin merkezlerinden biri haline getirmiş durumda ancak etkisi bununla sınırlı değil. Jenerik markalar alanında uzmanlaşan Hindistan, adet bazında dünyanın dördüncü büyük oyuncusu haline gelmiş durumda ve 2008′de ilaç işinden elde ettiği ciroyu 2013 itibariyle iki katına çıkararak 110 milyar dolara ulaştırması bekleniyor. Uzun bir süre dünyanın “ucuz üretim tarlası” olarak değerlendirilen Çin’in adı, önümüzdeki yıllarda kalitesi yüksek ürünlerle birlikte anılarak belki de bu kimliği unutturacak. Şu ana kadar elektronik cihaz, makine, giysi ile demir ve çelik ürünleri ihracatı ile dikkat çeken Çin’in ihracatı gelecekte devlet yönetimindeki Çin bankalarının finansmanı altında demiryolu teknolojisinin ihracatı ile dikkat çekeceği aşikar. Örneğin China Southern Rail’in ihracatı 2009′da 1,2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu, sekiz sene öncesindeki 59 milyon dolarlık düzey ile karşılaştırıldığında çarpıcı bir büyümeye işaret ediyor. Gelişmiş enerji santralleri ve altyapı teknolojilerinin Doğu Avrupa’ya ihraç edilmesi planları düşünüldüğünde, Çin’in döviz rezervlerinin daha da büyümesi doğal bir gelişme kabul ediliyor. Şu anda 2,4 trilyon dolarlık düzeyi ile BRIC ülkelerinin 3 trilyon dolarlık döviz rezervi içinde aslan payına sahip olan Çin’in buna bağlı olarak yurt dışı yatırıma ağırlık vereceği tahmin ediliyor. “Dünyanın en önemli bilim gücü” olma hedefi doğrultusunda 1999′dan bu yana araştırma yatırımlarını yıllık yüzde 20 artıran Çin’in dünya dengelerini ucuz üretimin dışındaki bir dinamik ekseninde değiştirdiğini görmek şaşırtıcı olmayacak. Bu şekilde değişen dünya düzeninde Türkiye’nin ne tür bir role sahip olacağı konusunu tam da bu noktada ele almakta yarar var. Çin’in demiryolu teknolojisi ihracatı ile ilgili gelişmeler, Türkiye’nin Ankara’nın doğusundaki hızlı tren projelerinin Çin bankaları tarafından finanse edileceği haberleri ile geçen aylarda gündeme geldi ve Türkiye’yi de etkileyecek bir gelişme olduğu mesajını verdi. Etkilerin bu şekilde küresel bir biçimde hissedileceği bir dünyada Türkiye’nin dünyayı nasıl etkileyeceğini belirlemesi gerekiyor.

Türkiye entegre oyunculuğu planlamalı

Bu etkileşimli rolüne karar verirken Türkiye’nin uzun vadeli gelişmeleri düşünerek planlamasını yapmasında yarar var. Bu planlamayı yaparken ülkenin, diğer oyuncuların gelecekte bulunacakları noktaları, bu sistem içinde hakim olacak ilişkileri ve en etkin rolü oynamasının yolları gibi ayrıntıları da değerlendirmesi gerekiyor.

Bu çalışmada özellikle öne çıkması gereken iki nokta bulunuyor. Bunlardan birincisi, N-11 ülkeleri gelişmiş 20 ülke sıralamasındaki yerlerine ilerlerken Türkiye, ilk beş içinde veya bir-iki sıra aşağıda olmak gibi iddialı bir hedefi ortaya koymuş durumda. Dolayısıyla üretilecek politikaların da bu iddialı hedefe işaret etmesi gerekiyor, ikinci olarak, son dönemde eğitim kalitesini artırmak hedefini açıkça ortaya koyan Türkiye’nin eğitilmiş iş gücü yaratmak kadar bu gücü ne şekilde kullanacağına yönelik stratejiler oluşturma konusunda da adımlar atması gerekiyor. Gelişmekte olan ülkelerin deneyimlerine bakıldığında bilimsel gelişmeyi teknolojiye ve ticari ürünlere dönüştürüp pazarda yer alma şeklindeki yöntem dikkat çekiyor. Bu yeni bir tanımlama değil ancak gelişmekte olan ülkelerin etkisi arttıkça Türkiye gibi ülkelerin önemli sıçramalar sağlamasını kolaylaştıracak bir dinamik haline geliyor. Türkiye’nin gayrimenkul sektöründe yaşadığı gelişmeler, şu anda elimizde bulunan en önemli sektörel örneklerden birini oluşturuyor. Bu sektörde yapılan iş daha önce basitçe inşaat olarak tanımlanırken, bugün kendi dinamikleri üzerinde gelişme imkanı bulurken gayrimenkul geliştirmeden yönetimine kadar birçok disiplini bünyesinde barındıran ve katma değeri sürekli yükselen bir sektör ortaya çıkmış durumda. Akıllı ve çevreye saygılı binalar ile yaşanan gelişim Türkiye’nin dünya ölçeğinde de adı geçen projeler ortaya çıkarmasını ve rekabetçi bir oyuncu olarak ortaya çıkmasını sağlamış durumda. Siemens’in Gebze’deki LEED sertifikalı binası ile bu konuda oynadığı rol açıkça görülüyor. Ancak Siemens gibi şirketlerin asıl etkisi, bugün adacıklar şeklinde ortaya çıkan gelişmiş örneklerin büyük resim içinde bir arada var olmasını sağlamaya yönelik olabilir.

Gelişmekte olan ülkeler pek çok alanda gelişme kaydedip büyümeye odaklanırken entegre olmayan yapılarla gelecekteki sorunlarının tohumlarını da ekebiliyor, ister BRIC ister N-11 adı altında toplansın, yüksek büyüme oranlı ülkeler, geleceğin dünyasını şekillendirirken geçmişin rekabet anlayışından farklı olarak lider oldukları alanlar yaratma ve diğer gelişmekte olan ülkelerin lider olduğu alanlardaki birikimden azami faydayı sağlamak durumunda. Gayrimenkul örneğine dönersek,yaşam ve çalışma alanlarını geliştirme konusunda gayrimenkul geliştiricilerin başarılı örnekleri Siemens ve benzeri şirketlerin birikimi ile perçinlendiğinde katlamalı sonuçlar elde etmek mümkün oluyor. Siemens’in enerji, ulaştırma, sağlık ve BT alanındaki birikimi ile bütünleştiğinde tek başına sitelerden sürdürülebilir kentlere yürümek mümkün hale geliyor. Enerjiyi verimli kullanan bir yerleşim, Siemens teknolojisini kullanarak akıllı şebeke ile ulaşım sistemini elektrikli araç dönemine hazır hale getirmiş bir kentin parçası olmaya terfi edebilir. Raylı sistem tarafında atılan adımlarla, çok sayıda insanın barındığı yaşam ve çalışma alanları arasında transfer sorun olmaktan çıkarılabilir. Çevreci binaların bu sisteme entegre edilmesi ile sürdürülebilir kente doğru bir adım daha yakalşmak mümkün olabilir. Siemens’in birikimi, bu bütünsel resmi oluşturma konusunda çok önemli bir kaynak olmasına karşın küresel resimde çok daha büyük bir etki yaratma gücüne de sahip. Gelişmekte olan dünyaya gençler ve gelişmiş dünyaya da daha birikimli yaşlılar olarak bakıldığında, bu iki dünya arasındaki etkileşimin sağlayabileceği faydanın büyüklüğü ortaya çıkıyor. Bu konuda ilgi çekici bir istatistik bulunuyor: Alman Dekra şirketinin inovasyon faaliyeti ve yeteneği ile ilgili olarak her yıl gerçekleştirdiği çalışma olan inovasyon Barometresi, farklı yaş gruplarından çalışanları arasında fikir alışverişi bulunmayan şirketlerin inovatif fikirlerinin yüzde 10′undan azını pazarlanabilir ürünlere dönüştürebildiğini gösteriyor. Bunun tersi gerçekleştiğinde oran yüzde 20′nin üzerine çıkıyor. Avrupa ölçeğinde çarpıcı bir sonuç da, yaşı 49′un üzerinde olan çalışanların sayısının 36 yaşın altındakilerin üzerinde olduğu şirketlerde bu oranın yüzde 30′lara tırmandığını gösteriyor. Oranlar farklı ülkeler için farklılık gösterse de, birikim ile gençliğin dinamizmini bir araya getirmenin başarılı modeller oluşturma konusunda yarattığı etki, gelişmekte olan ülkelerin dikkate alması gereken bir dinamik.

Fortune

www.fortuneturkey.com