İSTANBUL DİŞİ BİR KENT : HEM ALDATAN HEM CÖMERT

Adında İstanbul geçen bütün kitaplara ilgim her zaman daha fazladır. Okumadığım türlerde olsa bile alır , okurum. Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası adlı kitabını yayınlandığı tarihten bir yıl sonra okudum. Genelde polisiye tarzı romanları okumayı çok tercih etmesem bile belki size sığ gelecek ama adında İstanbul olduğu , içinde İstanbul olacağı için almıştım kitabı. Sonrasında çok severek okudum o ayrı tabi.

Ahmet Ümit , İlber Ortaylı , Ara Güler , Aydın Boysan gibi  adı İstanbul ile özdeşlemiş kişilerle yapılan ve Milliyet Cadde ekinde İstanbul Röportajları bölümünde yayınlanan röportajlardan oluşan gazeteci Neşe Mesutoğlu’nun İstanbul Hayalden Gerçeğe Sözden Yazıya adlı kitabını da yine aynı sebeple aldım. Röportajların her birisi ayrı ayrı keyifli ancak şu anda yine başka bir kitabı (Sultan’ı Öldürmek) ile çok satanlar listesinde yer alan Ahmet Ümit röportajını sizlerle paylaşmak istedim. Zira kitaplarında hep İstanbul var.

 

İSTANBUL DİŞİ BİR KENT HEM ALDATAN HEM CÖMERT 

En çok satanlar listesinde zirveye oturarak 2010 yazına damgasını vuran ‘İstanbul Hatırası’ isimli romanın yazarı Ahmet Ümit, kitapta yer alan ‘İstanbul’u Savunma Derneği’ni gerçek hayatta da kurmak gerektiğini söylüyor.

Romanlarınız genelde İstanbul’da geçiyor. Neden İstanbul?
Çok seviyorum. Mucizelerle dolu. Girdiğiniz her yerde bambaşka bir manzarayla karşılaşabiliyorsunuz. Hepsinden önemlisi şairane bir havası var. Burası dişi bir kent. Hem şefkatli, hem cömert, hem aldatan, hem canımızı yakan. Bizi her yönüyle bağlıyor.

İstanbul adamı katil eder mi?
Katil eder maalesef. Aslında İstanbul değil, insanların ilişkileri ve yaşadığımız toplum insanı katil eder. Para ve güç çok önemli bu şehirde. İnsanlar çok yoksul. Göçle gelen insanlara kızıyorlar. Oysa onları eğitmek ve ‘İstanbullu yapmak’ gibi bir problemimiz var. Mesele bu. Artık sadece İstanbul’da doğanlar değil sonradan gelenler de İstanbullu olmalı. Bu noktada korkunç bir var olma savaşı yaşanıyor. Bu savaşta ne yazık ki sık sık cinayetler işleniyor.

Dekor olarak nasıl bir kent?
Dekor olarak bazen korkunç ve acımasız. Kalabalık ve çirkin binalar var. İnsanlar bıçağı çekip “Ya paranı ya canını alırım” diyor. Böyle ölümleri görüyoruz. Açlıktan sokakta yatanlar, kimsesiz çocuklar, tinerciler, yoksul insanlar var. Ama aynı zamanda çok güzel. Boğaz bir cennet, Adalar muhteşem. Yalılar, villalar olağanüstü. Şehrin silüeti muhteşem. Özellikle Boğaz’dan baktığımızda o şehir hâlâ Mimar Sinan’ın silüetini koruyor. Her şey var. Cinayet mahalli, psikopatlık, güzellik, tarih, aklınıza gelebilecek her türlü dekora kaynaklık edebilir.

‘İstanbul Hatırası’ isimli kitabınızda hikayenin arkasında bir kent anlatıyorsunuz.
Tamamen öyle çünkü bunu anlatmadan olmaz. Gerçek İstanbul bu. Aşk ve güzellik şehri olarak anlattığınızda eksik kalır. Aynı zamanda kaba insanların ve acımasızlığın olduğu, sert bir yaşam mücadelesinin sürdüğü bir  vahşet şehri.

Kitapta “Kötülüğü yapanlar parayı elinde tutanlardır” anlamında bir söz geçiyor.
Bu şehrin tarihini ve doğasını yağmalıyorlar. Şimdi Haliç’e bir tane köprü kuracak ve silüeti öldürecekler. Bu şehrin kimliğine saygı göster. Dikkat etmeyenler para peşindeler. Belediyeler, hükümet, müteahhitler, insanlar hep öyle. Korkunç bir şey. Ama kendilerine ihanet ediyorlar. Çocuklarının geleceğini ellerinden alıyorlar.

Yerin dibine geçsinler
Kitapta Molla Zeyrek Camii “Neden bizi savunmuyorsunuz?” diye sesleniyor.
Bunu söyleme ihtiyacı var. Bırakın Roma dönemini, Mimar Sinan’ın yaptığı çeşmeler çöplük olarak kullanılıyor. Talan halinde her şey, kimsenin umrunda değil. Dünyanın en fazla tarihi eser bulunan şehridir burası. “Avrupa Kültür Başkenti” deniyor yalan. Yakında UNESCO Kültür Mirası’ndan çıkaracaklar. Utansınlar. Bu şehri, bu ülkeyi yönetenler utansın. Yerin dibine geçsinler. Resmi olarak ‘Kültür’ sıfatını taşıyan herkesin utanması gerekir.

Kitabın kapağındaki fotoğrafı siz mi seçtiniz?

Evet. Önde Kız Kulesi ve martı, arkada tarihi yarımada yani benim anlattığım mekanlar; Sarayburnu, Topkapı Sarayı, Sultanahmet ve Ayasofya yer alıyor. Romanın ana mekanı burası. Suriçini anlattım.

Başkomser Nevzat’ın da yaşadığı yer Balat. Neden orayı seçtiniz?
Balat İstanbul’un çok eski semtlerinden. Deniz kenarında, Haliç’e yakın ve çok kültürlü. Rumlar, Yahudiler, Ermeniler, herkes vardı. İstanbul’a yakışan çok kültürlülüktür. Kozmopolit bir şehir. ‘Constantinopolis’ zamanında da, ‘Byzantium’ zamanında da bu böyleydi. Şimdi de öyle. Tüm dillerin konuşulduğu, farklı dinlerin ve etnik kimliklerin olduğu bir yer. Başkomser Nevzat’a da çok kültürlü bir semt yani Balat yakışır diye düşündüm.
n Müzeyyen Senar şarkıları, lavanta kokusu, rakı sofrası motifleri var
Hepsi İstanbul’un ayrıntıları. Balık, rakıya çok yakışır. Türk sanat müziğini, Müzeyyen Senar’ı   İstanbul’suz düşünebilir miyiz? Meyhanesiz İstanbul olmaz. Bunları kaldırırsanız kentin ruhunu öldürürsünüz. Bütün bunları İstanbul’un motifleri olarak romanıma koymak durumundayım. Onlar bu şehri gerçekçi kılan çeşitlerdir.

Erguvanlar İstanbul’un rengiLavanta kokusu nereden aklınıza geldi?
Beyoğlu’nda da görebilirsiniz. Çingene kadınlar satar. Yanlarından geçerken lavanta kokar etraf. İstanbul’un rengi vardır mesela. Erguvan rengidir. Roma İmparatorluğu’na kadar uzanır o renk. Bu ayrıntılar olmadan eksik kalır.

2010’a damgasını vurdu.
Çok mutlu oldum öyle olmasından. Çünkü böyle bir bakış açısı gerekiyor. Evet ve haklısınız, İstanbul’u okumak ve tanımak isteyenler için bir giriş kitabı olabilir. Ben bir tarihçi değilim. Asıl okumak istiyorlarsa bu şehrin tarihine baksınlar, kent sosyolojisi okusunlar. Bu sadece bir giriş.

Okurlarınız arasında İstanbul’u ihmal ettiklerini fark edenler çok.
Bu duyguyu uyandırdık. Bunu başarmış olmak bana gurur veriyor. Okuyucu en azından Ayasofya’ya, Yerebatan Sarnıcı’na gitmedik diyebilir. Bu duyguyu uyandırmak bile benim için önemli.

Romandaki ‘İstanbulu Savunma Derneği’ne gerçekte ihtiyaç var mı?
Gerçekte öyle insanlar var. Adı farklı olabilir, ama insanlar şehri savunuyor. Belki de kurulmalı böyle bir dernek. ‘İstanbul’u Savunma Derneği’ kurmamız gerek.

Bu kitap, talan edilen bir kentin çığlığı mı? 
Evet. Bu çığlık dile gelemiyor belki, ama sanatçılar, duyarlı insanlar, sivil toplum örgütlerinin çabalarıyla dile geliyor. Haldun Hürel, Selim İleri yazıyor. Pek çok bilim insanı ve tarihçi ‘Bu şehre sahip çıkalım’ diyor. Kitaptaki ‘İstanbul Savunma Derneği’ gibi çevre koruma dernekleri var. Hepimizin söylediği şey: ‘Talan edilen şehrin çığlığıdır’. Şehrin kendi sesi maalesef yok. O sesi biz dile getiriyoruz. Benim yapmaya çalıştığım şey de bu.

İSTANBUL’U EN iYi ANLATANLAR
Şiir: Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u Dinliyorum’
Şarkı: Yahya Kemal’in şiiri ve Münir Nurettin Selçuk’un bestesi ‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul’.
Yazar: İki yazar var. Biri romancı Ahmet Hamdi Tanpınar diğeri öykücü Sait Faik.

KAYNAK : www.cadde.milliyet.com.tr