PARGALI’NIN SARAYLIĞINDAN MÜZEYE

İslam Eserleri Müzesi

Ömür biter İstanbul bitmez demişler. Uçsuz bucaksız bu şehirde genellikle zamansız ve mekansız olduğum hissine kapılıyorum. Zaman mefhumu bazen tamamiyle kayboluyor gerçekten.

İslam Eserleri ve Etnoğrafya Müzeleri’ni gezerken hissetiğim şey tam da buydu. Müze gezmek bir yandan yıllar öncesiyle bağımızı kurarken şimdiyle bağlantımızı kopardığımız zaman keyifli ve ilginç hale gelebiliyor.

Bu müzeyi çoğumuz bilmez , önünden geçerken görmez (di) belki şimdiye kadar. Ancak son dönem dizilerimizden “ Muhteşem Yüzyıl” sayesinde adını sıkça duyduğumuz ve artık neredeyse ailemizden biriymişçesine sohbetlerimize konu olan Pargalı sayesinde son zamanlarda ziyaretçi sayısının  arttığını düşünüyorum. Düşünmekle de kalmıyor tanık oluyorum. Zira müzeyi ziyaretim esnasında bir bayanın güvenlik görevlisine sorduğu “  Pargalı buranın tamamını mı kullanırmış? “sorusuna aldığı cevap  sonrasında  arkadaşıyla “ Aaaa Hayriye bak kız bak  Pargalı öncesinde de burası hapishaneymiş.”  şeklindeki bilgi paylaşımı  bize gösteriyor ki müze gezmek bahane Pargalı’nın sarayı şahane.

Bu yüzden efendim Pargalı’nın sarayını tıpkı Dolmabahçe sarayı gibi gezebilmeyi hayal ediyorsanız biraz sükut-u hayale uğrarsınız . Çünkü sarayın tamamı 1983’ten bu yana müze olarak kullanılıyor.

Sarayın tarihçesine göz atacak olursak ;

2.Beyazıd (1481-1512) döneminde taştan, ön cephesi 140 metrekare ve dört avlulu , onlarca odalı büyüklüğüyle Topkapı Sarayı ile yarışacak ölçüde olan bir saray yaptırılır.

Sultan Süleyman zamanında ise onarılarak daha önceki yazılarımızda bahsi geçtiği gibi Sadrazam İbrahim Paşa’ya hediye edilir. Saray en görkemli dönemlerini İbrahim Paşa zamanında yaşar. Ancak Sultan Süleyman ile İbrahim Paşa’nın arasının bozularak İbrahim Paşa’nın  ölümünden sonra sarayın yüzü hiç gülmez. Sürekli bir sahibi de olmaz. İbrahim Paşa’nın dillerle destan sarayı Paşa’nın ölümünden sonra  vezie Zal Mahmut Paşa’ya , Zal Mahmut Paşa ölüncede Bosnalı İbrahim Paşa’ya, sonra da Yemişçi Hasan Paşa’nın olur. Önemli misafirleri ağırlayıp , tarihe tanıklık eden İbrahim Paşa’nın dillere destan sarayı bir süre gözden düşer  1716’da bir ahır, 1725’te boyahane olarak kullanılır. Hatta öyle ki 1777’de Hindistan’dan getirilen bir fil buraya konulur. Bir süre de deftardarlık olur.

1983 yılına gelindiğinde ise yapıldığı zamandan bu yana nice sadrazamlara , cariyelere, vezirlere, hayvanlara, delilere mesken olan odaları artık Türk ve İslam kültürünün en önemli eserlerine ev sahipliği yapmaya başlar.

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Türk ve İslâm Sanatı eserlerini topluca kapsayan ilk Türk Müzesi’dir ve aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu döneminde açılan son müze olma özelliğini de taşır.

Türk İslam Eserleri Müzesi’nin Türk halkının yaşamını ve kültürünü yansıtan otantik ürünlerden oluşan dermesi, Ahşap Eserler Bölümü, keramik  (seramik değil ) ve Cam Bölümü, Maden Sanatı Bölümü, Etnografya Bölümü, Taş Sanatı Bölümü, Halı Bölümü ile El Yazmaları ve Hat Sanatı Bölümü olmak üzere yedi bölümden meydana geliyor.

Benim en çok ilgimi çeken bölüm etnoğrafya bölümüydü. Bu bölümde göçebe toplumun günlük yaşamında kullandığı araç ve gereçler, kostümler, kilim tezgâhları, halı dokuma sanatı hakkında bilgi veren materyaller bulunuyor. Örneğin bir iplik nasıl boyanır, hangi bitki ipliğe hangi rengi verir gibi ilginç bilgiler yer alıyor. Göçebe dönemlerimizde çadırın nasıl yapıldığı, en çok merak ettiğim  şey  olan çadırın yapımı esnasında soğuk havaya karşı nasıl bir önlem alındığı gibi detaylarda ayrıntılarıyla anlatılmış. Bu gibi bilgiler ve benim o dönemlere olan merakım dolayısıyla vaktimin çoğunu Etnoğrafya kısmında harcadım diyebilirim.

Elbetteki diğer bölümlerde de kayda değer ve dikkatle incelenmesi gereken çok eser var.  Maden Sanatı Bölümü’nde burç ve gezegen sembolleri , Ahşap Eserler Bölümü’nde IX. ve X. yy.a ait Anadolu ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri bunlar arasında sayılabilir.

Halı bölümüne geldiğimizde dünyanın en güzel  el dokuması Selçuklu ve Uşak halılarının heybeti , güzelliği karşısında  ve bu kadar büyük halıların elde nasıl dokunduğunu düşündükçe şaşırıp kalıyorsunuz. Bu bölümdeki tek eksikliği dile getirmeden yapamayacağım. El dokuması halı motiflerinin tamamının bir hikayesi vardır. Keşke halıların yanında tarihsel bilgilerin yanı sıra en azından birkaç ana motif hakkında özet bilgiler verilmiş olsaydı. Eminim halılara olan bakış açımız biraz daha değişirdi. Neyse ki müzenin internet sitesinde motiflerle ilgili bilgilere yer verilmiş.

Bence Türkiye’nin en önemli müzelerinden birisi olarak kabul edilen müzeyi mutlaka gezmenizi, bütün eserleri detaylıca incelemek sterseniz bir öğleden sonranızı ayırmanızı ve ardından şu linkteki http://www.evimistanbul.com/sultanahmet-koftesi-deyince-akla-hemen-onun-adi-gelir adrese doğru yol almanızı tavsiye ediyoruz.

Bu arada konu ile ilgili diğer yazılarımızı okudunuz mu ?

http://www.evimistanbul.com/makbulden-maktule-pargali-ibrahim-pasa

http://www.evimistanbul.com/at-olur-meydan-kalir

Yazı için kullanılan kaynaklar :

www.ibb.gov.tr

www.tiem.gov.tr